Geçmişle ilgili öfke yada kin taşımak için nedeni olmayan , muhtemelen yoktur.
Hayatımız boyu derin ve daha az derin acılar yaşatan yaraların alıcısı yada vericisi oluruz.
Burada insanı ileriye taşıyacak soruları birlikte soralım;
Yeni potansiyel olasılıklara açık olmak varken neden sürdürmesi acılı olduğu ve genelde asıl istediğimize “karşı” çalıştıkları halde , kin yada içerlemeyle yaraları açık tutar, geçmiş acıları ayağımızda pranga sürükleriz?
Neden takılı kalır, acıyı besler büyütür,
Ve en mühimi, nasıl başka türlü davranabiliriz ?
**
Öncelikle, kin ve içerlemenin bir “kimlik”le geldiğini belirtelim. Bu kimlik, kendisine karşı “yanlış yapılan insan” kimliğidir. Hoşumuza gitmese de bu kimlikte haklılık ve güç bulunur. Bizi tanımlayan bir şeye sahibizdir – öfkemiz yada kurban oluşumuz- bize somutluk ve amaç hissi verir. Bu yüzden, kin yada içerlemeyi bırakmak demek, kendisine yanlış yapılan kişi kimliğini bırakmak demektir.
Kötü- yanlış davranılmış “Ben” i bırakmak, kendi yeni versiyonuna adım atmak – ki henüz bilmediğimizdir- içinde olduğumuz anda kendimizi yeniden yaratmaya izin verir, ki “yeni ben “, artık geçmiş bir haksızlıkla tanımlı değildir.
Peki, bir kine , içerlemeye tutunarak elde edilen yada edilmek istenen, kendisine karşı “yanlış yapılmış” kişi kimliği kendimizle ilgili nasıl bir ihtiyacın ifadesi olabilir ?
Kin ve eşlik eden kimlik , geçmişte görmediğimiz , almadığımız rahatlama ve şefkati elde etme çabası , diğerinin ellerinde başımıza gelenler için bir empati , çektiğimiz acının, ızdırabımızın “önemli ” olduğu bir deneyimdir. Burada , kurban edilmiş bir kişi olarak , ekstra nezaket ve özel davranılmayı hak ettiğimiz düşüncesinin var olması da olasıdır. Duyduğumuz öfke, ilgilenilmek ve farklı davranılmış olmayı istemenin ifadesi olabilir, çünkü bir şeylere “dayanmış”ızdır.
Kin ve içerlemeyle ilgili sorun şu ki, taşıması zahmetli bir yük olmasının yanında , hedeflenen amaca hizmet etmez, bize daha iyi hissettirmez yada acımızı iyileştirmez. Günün sonunda, kinimizin gururlu sahipleri olarak kalırız, istediğimiz rahatlamaya kavuşmamış halde; yaranın kaynağı iyileşmiş değildir.
Kinimizi, çektiğimiz acının onur verici bir nişanı, iyi davranılma hakkımızın , diğerlerine ve kendimize , somutlaşmış bir hatırlatıcısı olarak ellerimizde tutuyor oluruz.
Elimizde tuttuğumuz kin kalbimize yakın durmaz, aslında kalple bağlantısı kopmuştur . Kalple ilgili bir acıdan doğmuş ama zihnin ,başımıza gelenlerle ilgili bir hikayesine dönüşmüştür. Kin, yumuşaklığın kalbe ulaşmasını engelleyen bir duvara dönüşür , ki geçek iyileşmeye engeldir. Sonunda, maalesef, bizi asıl ihtiyacımız olan empatiden yoksun bırakır hale gelir.
Kinden özgürleşmeye giden yol , diğerini affetmekten çok kendimizi sevmeye dayanmakta. ( affetmek , belli anlamlarında işe yarayabilir olmasına rağmen…)
Nasıl?
Kin olarak katılaşmış acıya , diğerinin “sebep olduğu”(?) acıya, kendi sevgi varlığımızı getirmek , nihai olarak ızdırabı iyileştiren ve kini eriten, dağıtan olacaktır.
Kinin altındaki acıyı açmak çok ağır olduğunda, güvendiğimiz birinden yardım isteyebiliriz. Burada, kendi içimizde güvende olduğumuz bir yerde durmak ve yaraya sevgi dolu bir varlık-oluş getirmek, sevgiyle yaklaşmak önemlidir.
Burada fikir , kaynak acıya dalarak kendimizi tekrar travmatize etmek değil, karşıdan göremediğimiz şefkatle yaramıza yaklaşabilmeyi deneyimlemektir.
Kalbimiz, hem acımızı hem acımızın ilacını , içinde taşır.
Ve bir yanıyla ,kini yada içerlemeyi bırakmak, kendisine yanlış yapılan kimliği ve ızdırap hikayemizi bırakmak ve gerçek deneyimi hissedebilmek, görebilmek demektir.
Dikkatimizi içimize, kalbimize verdiğimizde, acımız “bize olan bir şey” yada hikayemiz olmaktan çıkarak, yakından , içimizden bildiğimiz , bir hisse dönüşür.
Dikkatimizi yeniden odaklayarak ( o bana şunu yaptı dan ben ne yaşıyorum, hissediyorum a ) sakinleştirici şefkat ve yumuşaklığı buluruz- ki kin duygusu aracılığıyla , yaranın şifaya dönüşümü budur.
Bu süreç, aynı zamanda, kendi ızdırabımızın sorumluluğunu almayı da kapsar.
İnsan o zaman bilir ki, ızdırabı gerçektir, ancak ne kadar kuvvetle inanırsa inansın kinle başarılabilecek bir şey yoktur.
O zaman, kendisine yanlış yapılan-kurban olmayı bırakabilir, bir ‘kurban’a ihtiyaç kalmamıştır.
Kendi varlığımız şu an yanlışı doğruya dönüştürmektedir, yara misyonunu tamamlamıştır.
Nasıl olduğunu fark etmeden, kinin çözülüverdiğini görürüz.
Mesele, bize “yanlış yapan”la değil, kendi “oluş”umuzla ilgili hale gelir.
Netleşen, olmamız gereken yerde, kendi kalbimizin arkadaşlığındaki varlığımızdır.
Çeviri-düzenleme: Psk. Alev A.Topçu
Kaynak : Whyweholdgrudges/psychologytoday